Sayfalar

5 Aralık 2011 Pazartesi

Ölmeli miydim???

Heyecandan patlamak üzereydim! Önce şöyle yaparım, sonra bunu derim, böyle derse de onu derim vs... vs... Her zaman düşünülüp bir türlü yapılamayan yada söylenemeyen sözler işte! Kafamdan binbir türlü şey geçerken bir anda ümitsizliğim baş gösterdi. Acaba gelicek mi? Ya gelmezse! Bak bu ihtimali hiç düşünmemiştim şu ana kadar. O zaman napıcam? Yaptığım şey zaten dibin dibindeki bir adamın son çırpınışlarıydı. Bu noktaya gelmişken tökezleyemezdim. Gelmeliydi. Gelemese bile haber vermeliydi. Cep telefonum yanımdaydı. Arayıp gelemeyeceğini bildirebilirdi mesela. O zaman üzülmezdim. Ertelerdim sadece. Belkide umurunda bile değildim! Belkide beni sallamak adına "Olabilir" dedi. Ne biliyim işte... Ama bir kez olsun beni dinleseydi. Nolurdu ki? Sanki hiç mi beraber gezmedik. Burda yemek te yemiştik daha önceden. Yapmadığımız bişey değildi ki! Hem ben ona ne yaptım? Hiç.... Koca bir hiç yaptım! Ayağına ayak bağı olmadım. Başına bela olmadım -ki o yavşak arkadaşımın bana yaptığından sonra en azından ufak bir haraket yapma hakkım vardı! Hatta bir kere hayatını bile kurtardım o yavşağın! Üstüne üstlük, farkında mıdır bilmem ama başındaki belayı def ettim aslında!!!... Ne diye yaptım ki o kadar şeyi. Bu adamlar serseri sıfatının bir üst kademesindeydiler. Hatta bir keresinde beni silahla kovalamış ve arkamdan birkaç el ateş etmişlerdi. Çok şükür ki hızlı koşabiliyordum ve sokağın köşesini çabuk dönebilmiştim! Keşke o salakla uğraşmasaydım da bizim yavşağa musallat olsaydı! Bana yaptıklarını ve o salakla yaşadıklarımızı hiç anlatmadım ama bizim yavşağın onunla uğraşabileceğini hiç zannetmiyorum! Muhtemelen kaçardı... Hatta riske bile girmezdi. Hemen bırakırdı bizimkini!!!... Salak salak düşüncelerle bir saat geçti ve bir saat daha. Sonra bir saat daha!!! Bütün bakışlar benim üzerimdeydi. Bazıları üzgün bir şekilde, bazıları ise "Hehehehe salağa bak!!!" dermiş gibi bakıyordu!!! Mekan sahibi yanıma geldi.
- Oğlum gelmiycek galiba, dedi
- Biliyorum! dedim
- Zaten az sonra kapatıcaz. Sende evine git istersen. Bunlar burda kalsın. Belki yarın gelir!?
Bir şey demeden kalktım ve dışarı çıktım. Hiçbir şey hissetmiyordum. Ne yapacağımı bile bilmiyordum. Bir sağıma bakındım, bir soluma... Bi tarafa doğru yürümeye başladım. Aklımdan bir sürü şey geçiyordu. Ne kadar değersiz bir adam olduğumu düşünüyordum sürekli. Salaksın diyordum kendi kendime. Niye gelsin ki! Neden! Senin için mi gelecek!!! Sen kimsin ki! Koca bir hiçsin!!!... Nerden böyle bişeyin olacağı ümidine kapıldın ki sen! Gerizekalı mısın? Seni görmüyo bile artık. Sen hakkını kaybettin. Adam gibi dayağını yiyecektin ve daha değerli olacaktın. Ne diye uğraştın ki o kadar. Yiyeceğin alt tarafı bir sopaydı! Korkak!!!... Korkaksın!!!... Artık anlatsan da bişey değişmez. Göremiyomusun olanları! O gerizekalıyla uğraşacağına, o yavşak arkadaşını korumak yerine onların ellerine bırakacaktın!!!... Salaksın işte... Salaksın!
Dolandım durdum sabaha kadar. Sokaklarda kimseler yoktu benden başka. Bazen  bir yere çöküp kalıyor, ağlıyıp duruyordum. Bazen de kendi kendime kızıyor ve malum şahıslar için yanımda taşıdığım silahı çıkarıp alnıma dayıyordum! Sonra yine bir ağlama başlıyordu. Kafam o kadar karışıktı ki! Hiçbir şeye odaklanamıyordum. Üzülüyormuydum yoksa kızıyomuydum bilmiyorum. Sanırım ikisini de bir arada yaşadım bir süre. Aynı anda hem hapşırıp hem de öksürmek gibi! Sinirimin doruklarına varıp kendimi öldürmeye niyetlendiğim an içimi kaplayan hüzün gözlerimden akmaya başlıyordu. Beni her seferinde durduran düşünce kendimi öldürdüğüm zaman cehenneme gideceğim gerçeğini hatırlamamdı! Bundan birkaç ay öncesine kadar umurumda olmayan bu düşünce şimdi beni durdurmaya çalıyodu. Başarıyordu da! Artık birkaç insan görmeye başlamıştım sokaklarda. Nereye gittiğimi bilmez ve umursamaz bir şekilde yürüyordum. Ve sabah ezanı okundu. İçimden bir şey o kadar çok bastırdı ki "git" diye... Dinlemek zorunda kaldım ve oradaki camiye gittim. Abdest aldım. Göğüs kafesimin içine koca bir şey sokmuşlardı sanki. O da orda takılı kalmıştı. Ne yapsam çıkmıyodu! Gözlerim ağlamaktan şişmiş, kulaklarım donmuş, bacaklarımda derman kalmamış bir şekilde caminin içine girdim. Önde birkaç saf toparlanmış bekliyorlardı. Sonra caminin imamı geldi ve namazı kılmaya başladık. Allah affetsin aklımdan geçenleri durduramıyordum. Namaz kılıyordum ama bir yandan da düşünmeye devam ediyodum. Namaz bitti. Tesbih çekildi. Herkes duasını etti ve kalkmaya başladı. Ben kalkmadım. Daha duam bitmemişti çünkü. O anda içime soktukları o koca şey çıkmak istedi sanki. Öyle bir bastırdı ki! Sinir harbiyle karışık bir üzüntü şeklinde çıkıverdi. Hem ağlıyor, hemde öyle kötü dualar ediyordum ki! Hepsi kabul olsa, o insanların hayatı zindan olurdu!!! Bilseler, hiç yaşamak istemezlerdi!!! Kafamı öne eğmiş neler neler diyordum!!! Birisi geçerken, hadi kalk dermiş gibi iki kere omuzuma dokundu. Okşadı diyelim. Kalkmadım. Biraz zaman geçti. Yine omuzumda bir el hissettim. Sanırım kendimi bilmez bir şekilde aklımdakileri ağzımdan çıkar bir hale getirmiştim.
- Oğlum bu kadar çok ağlayarak böyle kötü dualar etme, dedi.
Kafamı kaldırdım. Karşımdaydı ama göremiyodum ki gözyaşlarından!!! Bulanık bişeydi işte karşımdaki. Ben ona yaşayan ak sakallı dedem diyorum şimdi. Belkide sakalları ak bile değildi! Göremedim!!! Bana dedi ki,
- Sen itaat et, sebebine yapış ve ne olursa olsun hep iyi dualar et.
O anda beni etkileyen neydi bilmiyorum ama halen bu üç şey üzerine yaşarım. O gün o dakikadan sonra hiç kötü dua etmedim. Tamam bazıları için iyi dua da etmedim ama Onun için hep iyi dualar ettim. Hiç bir karşılık beklemeden hep iyi olmasını istedim Rabbimden. Benim olmasını değil, iyi olmasını istedim. Beni dinlemesini değil, huzurlu olmasını istedim ve böylece yıllar ve yıllar geçti... Ama içimde hep bir keşke kaldı. Keşke bir kere olsun konuşabilseydim...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder